Rasıh Reşat: Şimdi bu cezayı kim çekiyor?

Minareliköy’de bir süpermarketten iki kutu göz altı ürünü, üç saç kapatıcı sprey boya, üç oje ve iki portakal suyu çaldığı belirtilen Güney Kıbrıslı Rum bir kadın yakalandı. Kozmetik ürünlerinin toplam değeri 2 bin 88 lira 93 kuruş, iki portakal suyunun değeri ise 85 lira 70 kuruş; yani konuştuğumuz toplam rakam 2 bin 174 lira 63 kuruş.
Kadın güvenlik kameralarından tespit edilmiş, Derinya’dan kuzeye geçerken yakalanmış, görüntülerdeki kişinin kendisi olduğunu ve hakkındaki ithamları kabul etmiş. Ardından mahkemeye çıkarılarak yedi günü aşmamak üzere Merkezi Cezaevi’ne gönderilmiş.
Önce bir noktayı özellikle vurgulayayım; burada polisi de yargıyı da eleştirmiyorum. Polis önündeki şikâyeti soruşturmuş, zanlıyı tespit etmiş ve görevini yapmış; mahkeme de önündeki yasaların kendisine emrettiği çerçevede kararını vermiştir. Hırsızlığın da “malın değeri düşük” denilerek görmezden gelinmesini savunmuyorum, çünkü 20 liralık malı çalmak da 20 bin liralık malı çalmak da başkasının malını izinsiz almaktır ve elbette bir yaptırımı olmalıdır.
Benim sorguladığım sistemin kendisi ve ortaya çıkan sonucun akla ne kadar uygun olduğudur.
Çünkü 2 bin 174 lira 63 kuruşluk mal için polisi çalıştırıyor, mahkemeyi çalıştırıyor, zanlıyı cezaevine naklediyor, öncesindeki tutuklulıuk süresine ek olarak, yedi güne kadar barındırıyor, üç öğün yemeğini veriyor, gardiyanından cezaevi personeline kadar kamu kaynağı kullanıyor ve ardından yeniden mahkemeye getiriyoruz. Bütün bu sürecin devlete gerçek maliyetini hesaplasak, çalınan malların değerinin kaç katına ulaşacağını doğrusu merak ediyorum.
Bir anlamda sinek öldürmek için bazuka kullanıyoruz.
Belki de yasalarımızın yargıya bu tür küçük ölçekli suçlarda daha geniş bir hareket alanı vermesini tartışmalıyız. Yargıç yalnızca kamu vicdanını ve suçun karşılığını değil, kullanılacak kamu kaynağını da gözetebilmeli; uygun vakalarda para cezası, tazmin, teminat veya hukuken oluşturulabilecek başka yaptırımlarla devletin gereksiz maliyetten korunması mümkün olabilmeli. Bence. Tabi hukukçu falan değilim ama mantık silsilesi çerçevesinde düşündüğümü söylerler.
Çünkü mevcut tabloda tuhaf bir sonuç ortaya çıkıyor: Hırsızı cezalandırdığımızı düşünüyoruz ama onun cezaevindeki yatağını, yemeğini, naklini ve bütün adli sürecini yine biz ödüyoruz.
Rumlar da bunu siyasi bir misilleme olarak kullanıyorlar. Halbuki kadın adi hırsızlık suçlamasıyla içeride. Şimdi araya siyaset girecek, tartışmalar büyüyecek. Onun için diplomatlarımız da mesai yapacak. Onun da maliyeti var.
Sonunda insan ister istemez soruyor: 2 bin 174 liralık hırsızlığın faturasını gerçekten hırsız mı ödüyor, yoksa vergi verenler mi?
Benzer haberler
Haber
HASİPOĞLU: “SİGORTALAR FONU İLK KEZ BU KADAR GÜÇLÜ BİR NOKTAYA ULAŞTI”
Yılmaz: "Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür ve KKTC’nin yanındadır "
İncirli: Ekonomik dayanıklılığımızı sağlamak zorundayız
KTOEÖS, TMK’de uyarı grevi ve açıklama yaptı
Lefkoşa’da kaybolan 13 yaşındaki Münüre Aktaş aranıyor
MESARYA BELEDİYESİ, KORKUTELİ VE DÖRTYOL’DA DERE ISLAH ÇALIŞMALARINI TAMAMLADI




























