Bayram değil seyran değil Tahsin Enişte niye…

Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu’nun bir basın toplantısı düzenleyeceğini duyduğumda, ilk başta, “Bayram değil seyran değil, Tahsin Eniştem bizi niye…” cümlesini kafamda kurduğumu itiraf ediyorum.
Pembe Paşaoğulları, “Rasıh seni programıma telefonla bağlamak ve Tahsin Ertuğruloğlu’nun basın toplantısı ile ilgili öngörülerini almak istiyorum” dediğinde, Pembe’yi kırmamak adına evet dedim ama, “Bir basın toplantısı başlamadan iki saat önce o basın toplantısı ile ilgili ne söyleyebilirsin?
Müneccim misin sen?” diye kendi kendime de kızdım doğrusu.
Vakit geldi, Dışişleri Bakanlığı’na gittim, kardeşim rahmetli Uğur Umar’ın adını taşıyan salonun önünde Uğur’umun fotoğrafına selam verdim ve içeriye daldım.
Tahsin Bey kürsüdeki yerini almış, toplantıya başlamış bile. “KKTC’de böyle bir dakiklik yok normalde.
Saat 14.04.
Dört dakika geç kaldık.
Geç kalmış sayıldık” dedim içimden ve bir yere yerleştim.
Dinlemeye başladım.
Bakan, perendeyi almış, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’a doğru hızlı adımlarla koşmaya başlamış bile.
Eşit egemenlik ile egemen eşitlik arasındaki farkı anlatırken, “eşit egemen” diyerek Cumhurbaşkanı’nın KKTC’yi ortadan kaldırmaya çalıştığını söylemesiyle, “Haydaa.
Bu nereden çıktı şimdi?
Bakan Cumhurbaşkanı’nı Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya çalışmakla suçluyor.
Birlik beraberliği bir tarafa bırakın, biz birbirimizi Yüce Divan’lık suçlarla itham ediyoruz” diye yine içimden geçirdim.
Ara ara da etrafıma bakıyorum.
Ne olur ne olmaz, düşüncelerim bazen sesli çıkabiliyor, öyle bir durum var mı diye.
Cumhurbaşkanı’nın tavrının bize zaman ve statü kaybettirdiğini söylediğinde, “Statü mü?” diye sordum kafamda, yine etrafı kolaçan ederek. “Yahu bu adamın istediği çözüm şekli nedir?
İlhak mı?
Son beş yıldır hiçbir yere varamayan iki ayrı devletli çözüm mü?” diye yine içimden sorgularken, Bakanımız çözümün mevcut durumun devamı olduğunu söyledi.
Tabii bunun defakto bir çözüm olduğunu da sözlerine ekledi.
Eklediği bir şey daha oldu: Bu defakto durumun asla ve kat’a dejure çözüme dönüşmeyeceğini, çünkü ancak Rumların icazeti ile olabileceğini, Rumların dünya tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti olarak bu adanın temsilcisi kabul edildiği sürece de bunun mümkün olmayacağını söyledi. “Çözümsüzlük çözümdür dedikleri bu değil miydi be Rasıh?” diye artık ciddi ciddi kendi kendime konuşmaya başladığımı hissettim.
Bakan Ertuğruloğlu, Cumhurbaşkanı Erhürman’a eleştirilerini gönderdikçe gönderiyor, ara ara derin derin nefes alıyor ve yeniden başlıyordu. “Kolay değil.
Bir saati aşkındır ayakta duruyor.
Ne bir su verdiler ne bir sandalye.
Yazık” diye bir içsel yorum yaptım. “Daha nasıl anlatayım” dediğinde, yine içimden söylemeyi planladığım şey sesli çıktı: “Sorulara geçsek belki daha iyi anlatırsunuz” deyiverdim. “Evet sorulara geçelim.
Sorularınızla nerede durduğunuz da ortaya çıkar” dedi Sayın Bakan.
Yoksa ben mi yanlış anladım?
Kendi kafamın içinde kendi kendimle konuşurken bunu uydurdum mu yoksa?
Neyse ki sorulara geçtik ve ilk soru sorma hakkı bana tanındı.
İlk sorum, deminki ifadesini yanlış anlayıp anlamadığımı kontrol etmekti.
Yanlış anlamamışım.
Gazeteci sorusunu sorar yanıtını alır.
Sorulara muhatap olanlar gazetecinin sorularından bir siyasi görüş ya da duruş okuması yapmamalı kısmını anlattıktan sonra sorularımızı yüksek sesle sorduk.
Yanıtlarımızı aldık.
Erhürman’ın KKTC’yi ortadan kaldırmak için çalıştığını ama hain olmadığını anladık. “Çözümsüzük çözümdür” sloganını yeniden hatırladık ve Tahsin abimizin göbeğimizi okşamasına maruz kaldıktan sonra Uğur’uma bir selam daha verip ayrıldık.
Ama, “Bayram değil seyran değil Tahsin Eniştem bizi niye öptü?” sorusunun yanıtı şuydu: Bizi değil, öpmek istediği Erhürman’dı.
Ancak o da iki satırlık yanıtsız yanıtıyla, öpüşme modunda olmadığını belirtti.




























