Rasıh Reşat: Hayali var ama hayal kırıklığı korkutuyor

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın bugün gerçekleştirdiği ve görevdeki 200'üncü gününü değerlendirdiği basın toplantısını salonda izleyen gazetecilerden biri olarak söyleyebilirim ki, toplantının en dikkat çekici yanı söylenenlerden çok, tercih edilen iletişim yöntemiydi.
Erhürman kısa ve öz konuştu. Uzun siyasi nutuklar atmak yerine platformu büyük ölçüde soru sormak isteyen gazetecilere bıraktı. Bu da toplantıyı tek yönlü bir siyasi mesaj verme etkinliğinden çıkarıp, kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik verimli bir oturuma dönüştürdü.
Aslında toplantının temel mesajı da oldukça basitti: "Ne dediysem onu yapıyorum."
Göreve gelirken ortaya koyduğu yaklaşımı hatırlattı. Üçlü kararnamelere gözü kapalı imza atmadığını söyledi. Devletle sorun yaşayan vatandaşların başvurularını takip etmek için oluşturduğu birimden söz etti. Bu birime ulaşan 180'i aşkın şikâyetin 132'sinin çözüme kavuşturulduğunu anlattı.
Yasaların büyük bölümünü imzaladığını ancak uygun bulmadığı bazı düzenlemelere ilgil yetkilerini kullandığını ifade etti.
Söylemedi ama, geçmişten tanıdık gelen, "Ne tören paşasıyım ne de tasdik memuru" dedi, demeden.
Aslında bu sözler yalnızca bugüne ait değil. Kıbrıs Türk siyasetinde cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri ve sorumlulukları tartışılırken yıllardır duyduğumuz, benim de sık sık hatırlattığım bir yaklaşımın yansımasıydı. Cumhurbaşkanlığı makamını sadece sembolik bir pozisyon olarak görmediğini bir kez daha ortaya koydu.
Sorular ise günün sıcak ve basının, dolaysıyla da kamuoyunun başlıklarıydı. Olası 5+1 zirve, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son açıklamaları, Taşınmaz Mal Komisyonu ile ilgili gelişmeler ve Kıbrıs sorununun geleceği...
Özellikle Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín'in yeniden devreye girmesiyle birlikte Kıbrıs konusunda bir hareketlilik yaşanıp yaşanmayacağı sorusu üzerinde duruldu. Hemen herkes farklı biçimlerde bu çerçevede sordu.
Erhürman'ın verdiği mesajların ortak noktası ise temkindi.
2004 ve 2017 süreçlerinin yarattığı hayal kırıklıklarını hatırlatan Erhürman, Kıbrıs Türk halkını 2026 yılında yeni bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya bırakmak istemediğini söyledi. Bu yaklaşımı önemli buluyorum.
Çünkü satır aralarında verilen mesaj oldukça netti: Gözü kapalı bir sürece dahil olmayacak. Sonuç üretme ihtimali olmayan bir müzakere trafiğinde ne kendisini ne de halkı yormaya niyetli görünmüyor.
Aynı şekilde Türkiye'nin pozisyonunun önemini de vurguluyor. Ankara'yı bir oldu-bitti ile karşı karşıya bırakmanın ne mümkün ne de doğru olduğunu biliyor.
Sık sık dile getirdiği dört maddelik metodolojide ısrarcı olmaya devam ediyor.
Aslında son dönemde tartışmaların büyük bölümü bu metodolojinin dördüncü maddesi üzerinde yoğunlaşsa da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'in görev süresinin sonuna yaklaşılmasıyla birlikte zaman sınırlaması ile ilgili madde kendiliğinden gündeme gelmiş gibi oldu sanki.
Erhürman bugün Kıbrıs sorununu yalnızca Lefkoşa ekseninde değerlendirmenin mümkün olmadığını biliyor.
Yaklaşan NATO zirvesi önemli. İsrail Başbakanı Netanyahu ile Türkiye arasında zaman zaman yükselen gerilimin seyri önemli. Avrupa Birliği'nin güvenlik ve enerji politikaları önemli. Güney Kıbrıs'ta Nikos Hristodulidis'in giriştiği boyundan büyük bölgesel hamlelerin sonuçları önemli. Annita Demetriou'nun yükselen siyasi profili ve Rum siyasetindeki dengeleri nasıl etkileyeceği de önemli. Trump önemli.
Kısacası Kıbrıs sorunu artık çok daha büyük bir jeopolitik makinenin dişlilerinden biri haline gelmiş durumda. Parçaları fazla, aktörleri çok ve denklemi her geçen gün daha karmaşık.
Cumhurbaşkanı Erhürman'ın bugün sergilediği slogansızlık ve temkin halinin nedenlerinden biri de budur. Ancak hayalleri olduğundan daha fazla hayalkırıklığı onu çok korkutuyor.





























