Rasıh Reşat: Hocanın dördüncü maddesi…

Kimileri Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın göreve gelirken de, göreve geldikten sonra da tek ayağının üzerinde direttiği dört maddelik metodoloji konusunu, müzakerelerin başlamaması için süreci zora sokma, yokuşa sürme gibi ifadelerle tarif ediyor. Hatta içeriği “Eğer Rum tarafı müzakereler sırasında masadan kalkarsa ya da yaygın tabirle masayı devirirse, Kıbrıslı Türkler yeniden var olan statükoya dönmeyecek” olan dördüncü maddeyi “Tufan Hoca’nın maksimalist talepleri” olarak niteleyenler dahi var.
Hâlbuki bu işin içinde başka bir uluslararası bir prensip var.
Annan Planı’nın gündeme getirilmesi sırasında Kıbrıslı Türklerin imajı o kadar “hayır” ile özdeşleşmişti ki uluslararası camiadan hiç kimse, son ana kadar Kıbrıslı Rumların “hayır” diyebileceği ihtimalini düşünmüyordu. O nedenle “Rumlar hayır derse ne olacak?” sorusu sorulmadı; dolayısıyla yanıt da aranmadı.
Dinine göre dinlensin, Kofi Annan’ın “Artık Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun bir anlamı kalmadı” şeklindeki bir ifadesi ve görüşülmeyen bir rapor ile sınırlı kaldı evet ile hayır arasndaki fark.
Bunu bilen BM, Kosova ile Sırbistan meselesine farklı bir bakış açısı getirerek,
“Eğer taraflar birlikte yaşayamazsa ve müzakere süreci tükenirse, yeni bir statü ihtimali masadan kaldırılmayacak” şeklinde resmi olmayan bir prensip geliştirdi. Bu prensip hiçbir zaman açıkça yazılmadı ama fiilen uygulandı.
Sonuç: Kosova bugün 100’den fazla ülke tarafından tanınan bir yapı. Bir devlet.
Uluslararası Adalet Divanı, bağımsızlık ilanının hukuka aykırı olmadığını söyledi. Rusya ve Çin vetosu nedeniyle BM üyeliği yok. Ama uluslararası sistem Kosova’yı “yok saymıyor.”
2004’te Annan Planı’nda Türk tarafı “evet”, Rum tarafı “hayır” dedi.
Ama uluslararası toplum kritik bir mekanizmayı kurmadı: Masadan kalkanın ne kaybedeceği tanımlanmadı. Çözüm planına hayır diyenin ödeyeceği bedel tanımlanmadığı gibi, “evet” diyenin ödülünün ne olacağı da ortaya konmadı. Kosova’da olan buydu. Kıbrıs’ta olmayan da…
Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu dört maddelik müzakere çerçevesi bu nedenle teknik bir öneri değil, stratejik bir hamle olarak da değerlendirilebilir.
Siyasi eşitliğin tartışma dışı bırakılması… Takvimli müzakere… Geçmiş yakınlaşmaların teyidi…
Ve en kritik madde:
Rum tarafı masayı terk ederse, Türk tarafı statükoya geri dönmeyecek. Bu son madde, Kıbrıs müzakerelerine ilk kez bir “sonuç üretme zorunluluğu” getiriyor.
Ve daha önemlisi, başarısızlığın, başarısızlığa neden olana maliyetini tanımlıyor.
Bu çerçevede Antonio Guterres’in son hamleleri dikkat çekiyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, geçtiğimiz haftalarda Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín Cuéllar ile iki kez görüşmesi, diplomasi kulislerinde sıradan bir temas olarak okunmuyor. Aksine, yeni bir sürecin işareti olarak değerlendiriliyor. Bakın “Plan” demiyorum. “Süreç” diyorum.
Görev süresinin son altı ayına giren bir Genel Sekreter için bu tür yoğun temaslar genellikle “dosya kapatma” ya da “yeni bir çerçeve açma” çabası anlamına gelir diyenlerin sayısı oldukça fazla.
Dönelim hocanın dördüncü maddesine.
Anlaşılan o ki bu metodoloji, Ankara’nın ve New York’un aklına yatmış durumda.
BM’de kabul edilen prensiplerle masaya oturulacak ancak o prensiplere bu dört madde de eklenecek. Özellikle dördüncü madde nedeniyle masadan kimsenin oturduğu gibi kalkması da önlenmiş olacak. Ya bir çözüm olacak ya da artık Kuzey Kıbrıs’ta bir devletin varlığı kabul görecek. İlişki seviyesi ya da tanınma biçimini öngörmek mümkün değil elbette. Kim Kosova’nın 100’den fazla ülke tarafından tanınacağını. Ancak kuralların seçici bir şekilde uygulandığı günümüz dünyasında neyin ne olacağını öngörmek de zor.
Erhürman’ın yolu da bence şudur:
“Çözüme yürürüm ama yolda Rumlar, Kıbrıslı Türklere yine kazık atarsa, attıkları son kazık olacağının garantisini alarak yola çıkarım”





























